Fidan Gözler


                                                     çözdüm bir uzak bakışı güllere bakan

                                                              güller soldu o bakış kaldı ötelere akan

Yeşil bir koltuğun üzerinde bir şiir kitabı, bir fincan sade Türk kahvesi ve yamalı birçok yara vardı. Bu koltuk cam kenarında gelenin, gidenin rahatça görebileceği manzarası açık bir yol kenarıydı. Koltuk üzerinde binlerce hayat barındırmış gibi eskimiş, sökük yerleri aşınmıştı. Son zamanlarda pek hoş anıların eşlikçisi olmamış, bazı ayrılıklara şahit olmuştu. En son gelen misafiri ellerinde şiir kitabıyla geldi. Gözleri pek iyi görmüyordu ama bu kitap onun içinde bir kıpırtı oluşturmuştu çünkü onunla aynı renkteydi! Fıstık yeşili tonu onun eskimiş tonunda tanıdıklık hissi uyandırmıştı. Misafirinin konuştuklarını duymaya çalışıyordu, bu kitabın adını muhakkak öğrenmeliydi. Bal rengi dalgalı saçları, üzerine giymiş olduğu kahverengi hırkasıyla bir uyum sağlıyordu. O da ne kızın gözleri de mi yeşildi? Böylesi bir tesadüf olacak iş değildi. Koltuğun rengi, kitap ve misafirinin gözleri bir ağacın yapraklarını hatırlatıyordu. “Yeşil cenneti ya hu!” diye içinden geçirdi ve olabileceği en rahat halini misafirine sunmaya hazırlandı. Onu sevmişti ve o yeşil gözlerdeki buğunun sebebini anlamalıydı. Orman gözlü kız elindeki kitabı evirip çevirdi. Bir o sayfasını bir bu sayfasını okudu. İçli içli nefes alıp verdi. Öyle tedirgin, öyle huzursuz oturuyordu ki muhteşem sırtına gövdesini yaslamamıştı bile. “ Bu ne küstahlık? Ben onun için en rahat halimi sergilemeye çalışayım o, benim ona yaptığım bu iyiliği görmesin! Ah insanlar hepiniz böyle nankörsünüz işte!” Misafir ne nankördü, ne küstah. Yeşil koltuk bunu anlamayacak kadar çok sevmişti kızı ve rahat etmesini istiyordu. Kız sadece mutsuzdu. Bunu kimsenin görmediği gibi yeşil koltuk da görmüyordu.

Arada bir yaşlı gövdesinin tozunu alan garson kız geldi ve güzel misafirine ne almak istediğini sordu. “Sade Türk kahvesi lütfen.” Sözleri dudaklarından döküldüğünde yaşlı yeşil koltuk kızın mutsuzluğunu fark etti. Ses tonu bir yasın peşinden ağlanır gibi boğuk, hitabeti ise oldukça keyifsizdi. İşte o zaman koltuk söylediği sözlerden pişman oldu. Bizim garson kız kitabı gördü. “Turgut Uyar demek. Ben de çok seviyorum. Keyifli okumalar…” dedi. Öfkeden patlayacak gibi oldu. “Yazarı söyledin tamam, ismini niye söylemiyorsun a benim akılsızım. Çatladık burada, nedir bu kitabın ismi…” diye söylenip duruyordu. Garsonun bu sıcak tavrına bal saçlı misafiri sevindi. Dünyada onu anlayan insanlar da var gibi gözleri ışıldadı. “ Ben de çok severim. Bu kitabı da mutlaka okumalısın. Kitabın adı “Divan” Turgut Uyar’ın çağdaş Türk şiirini divan edebiyatı geleneklerine yönelik bir uyarlaması, seveceğinize eminim.” Koltuk sevinçten neredeyse yaylarını fırlatacaktı. İşte öğrenmişti. “Divan” diye tekrarladı. Daha önce bu kelimeyi iki farklı anlamda duymuştu. Geçenlerde gelen tarih öğretmeni misafirim sanki bu kelimeyi kullanmıştı ne demişti dur bir düşüneyim. Hah şöyle demişti. Evet evet. “Osmanlı’da önemli kararlar, devlet adamlarının toplandığı divanda alınırdı.” Birinci anlamı buydu ama diğeri neydi. Onu duyduğunu ve çok şaşırdığını anımsıyordu fakat ne anlama geldiğini hatırlayamıyordu. O sırada garson kız elinde Türk kahvesiyle geldi ve masaya nazikçe koydu. Misafirim gözlerini bir anlığına kapattı ve kahvenin kokusunu içine çekti. “Şu koku, nasıl da geçmişe götürüyor insanı…” diye fısıldadı. Meraklı koltuk bu işe iyice kulak kabartmıştı. Bu kızın gizemini muhakkak çözmeliydi.

Aklına yine divan kelimesi geldi. “Kız kahvesini içe dursun ben de bir hatırlamaya çalışayım neydi bu divan ?” diye hayıflandı. Aslında geçen hafta gelen şu oğlan mı söylemişti? Hani yanında anneannesi vardı. Yok oğlan değil anneannesi söylemişti. Hayır hayır oğlan söylemişti.” Kafası iyice karışan yeşil koltuk bir soluklanayım iyice çorba oldu bu mesele diye düşündü. O güne geri gitti. Oğlanın huysuz ama tatlı anneannesi eskiden koltuk yerine divan adı verilen minderli bir kanepede oturduklarını anlatmıştı. “İşte tamam, şimdi çözdüm düğümü. Demek benim güzel misafirim benimle aynı anlama sahip bir kitap okuyordu. Güzel isim bir gün “Yeşil Koltuk” diye bir kitap da yazılabilir demek bu. Hahayt işte ben bu orman gözlü kızı bu yüzden sevmişim anlaşıldı.” Diyerek böbürleniyordu.

Orman gözlü kız diye hitap ettiği kızın gözlerindeki ağaçlar ise kurumaya yüz tutmuştu. Ne ormanlığı kalmıştı ve fidanlığı. Bomboş sadece yeşil bir yaprak tanesiydi artık. Gözlerine sonbahar gelmiş, ilkbaharını yıllar önce gömmüştü. Cemresi düşmemiş bir bahar büyütüyordu artık yüreğinde. Ama gözleri karşıda duran yeşil koltuğun diğer eşindeydi. Gözleri orada görmek istediği birini arıyordu sanki. Yaşlı koltuk kıskanmıştı. Niçin kendine değil de karşıdaki kopyasına bakıyordu ki? O an büyülü bir rüzgar esti. Bu rüzgar kızı ve koltuğu içine hapsetti. Sanki koltuk, kızın gözlerinden görür, aklından geçeni okur bir hale büründü. Kızın gözleri karşısındaki boşlukta geçmişini görüyordu. Yol kenarından insanların gelip geçtiği o şubat ayına gidiyordu. Üzerinde aynı hırka elinde aynı kitap karşısında ise beyaz kazaklı biri oturuyordu. Kitap kızın elinde değildi. Bambaşka bir eldeydi. Masada iki tane Türk kahvesi, karşısındaki bedenin uzun ince elinde ise Turgut Uyar’ın Divan kitabı duruyordu. Birbirlerine rastgele şiirler açıp okuyan ve gülüşen iki insanı görüyordu. Bu gözler geçmişe açılan o kapının aralığından bakarken yeni filizlenmiş bir bahar fidanıydı. Umudu, hasreti ve sevgisi taşkın ırmaklar gibiydi. Hele o sevgisi dünyayı yedi tur dolaşır, kıtaları oynatırdı. Bu fidanı emekle büyütmüştü belli. Sevgi adını koyduğu bu fidanın can suyunu  elleriyle vermiş özenle bakmıştı. Fidan gözleri yalnızca karşısındakini görüyor, duyuyor ve seviyordu. Bu neydi? Delirmiş olmalıydı. Bir rüzgar daha esti şimdiye döndü yaşlı yeşil koltuk ve orman gözlü kız.  Hala karşıya bakan gözlerindeki hüznünün sebebini anladı, görmek istediği artık karşısında değildi. “Yokluğun tadını bir kez aldıysan gözler her boşlukta o yokluğu doldurmaya çalışır.” Dedi yeşil koltuk. Kızın gözlerindeki sis bulutu yağmur damlalarını üretti. Koltuk iç geçirdi. “Demek ağlaya ağlaya fidanlarını orman yaptın. Sevgi gidince gözyaşların mı can suyu oldu fidanlarının?” diye fısıldadı. Ne canı kalmıştı ne suyu fidanlarını büyütüp orman yaptığı tüm ağaçları kahvesini, toprağını kaybetmiş köklerle mücadele ediyordu. Ve ormanları artık birer kuru daldı. Kız çantasını toparladı. Gitmeden önce bir şiir açtı.

Bahar bir nisan olarak geldi, gönderi renk renk dolu
Umut öylece umutsuzluk biçiminde hasmını tanıdı
Yakınmalar bitti, elpençe divan durdular gelişen şeye
Aşklar aşkları, otlar otları yani ki herkes hımsını tanıdı
Kimin aklı bir bahardan daha çok olabilir sorarım
O yeşili ve pembeyi birlikte görünce resmini tanıdı.

Sadabad’a Kaside- Turgut Uyar

O yeşili, yeşerecek toprağını bulduğunda tanıdı. Şimdi tüm duygulara hisim gözleri geçmişi yaşatıyor bugünlerinde. Yavaşça kalktı ve gitti. Yeşil koltuk bir daha o kızı görmedi. Zaten artık kendi bile yaşamıyordu. Bir sabah onu parçalarına ayırdılar. Kafeyi yeniden inşa ettiler içerisinde ruh ve huzur gitti. Nasıl ki kızın ormanları telef oldu koltuğun da her bir parçasını ayrı bir köşeye attılar. Ama yeşil koltuk o kızı hiç unutmadı onun yeşillerini ve o sevdiği bir çift kahveliği hep hatırladı. Fidan gözlü kız bir gün “Yeşil Koltuk” diye bir kitap yazdı. Bunu yazarken, oturduğu koltuğu değil karşısında duran ve gözünü ayıramadığı koltuğu düşledi. Bizim koltuk ise bunu hiçbir zaman öğrenemedi.

Vahide Buse Erdal

Leave a comment