Beyaz Uğultu

Duvarlar ilk kez uğuldamaya başladığında, buzdolabı sandım. Düşük, sabırlı bir titreşim; ev fazlasıyla sessiz olduğunda ve düşüncelerin kendi yankını sana geri getirmeye başladığında fark edilen türden bir ses. Kulağımı mutfak duvarına yasladım. Hiçbir şey. Ama sıvanın içinde bir şey uyanıktı sanki. Babam öldükten sonra apartman seslerine karşı çok dikkatli olmaya başlamıştı. Çekmeceler daha yumuşak kapanıyor, kapılar asla çarpmıyordu. Saat bile tik taklarını kısmıştı; sanki yas, akustik bir disiplin gerektiriyordu.
Annem buna uyum dedi; ben ise itaat. Sesimizi alçaltarak konuşmaya başladık. Birbirimizden korktuğumuz için değil, sesin yüksekliğinin tehlikeli olduğunu hissettiğimiz için; sanki fazla yüksek sesle vurursak bir şey cevap verecekmiş gibi. Uğultu o zaman netleşti. Mekanik değildi. Neredeyse düşünceli bir tonu vardı; odaya girmeden önce boğazını temizleyen biri gibi. Bir gece uyandığımda odamın yerinin hafifçe değiştiğini hissettim. Görünürde her şey aynıydı; sandalye yine pencerenin yanındaydı, dolap yine köşeye yaslanmıştı ama hava farklıydı. Oda yumuşamış, yastıklarla çevrelenmiş gibiydi. Düşüncelerim de öyle. Az önce kaçtığım rüyayı hatırlamaya çalıştım ama dokunamadan dağıldı. Yerine kadifemsi bir sakinlik kaldı. Mutluluk değildi, rahatlama da değil. Sadece bir yokluktu.
Ertesi sabah annem haftalar sonra ilk kez gülümsedi. “Uyku iyi geliyor,” dedi. Uykunun artık bana ait olmadığını ona söylemedim. Uğultu, gergin anlarda artıyordu. Evin satılması tartışıldığında, faturalar geldiğinde, sessizlik keskinleşip insanı yaralayacak raddeye geldiğinde. Titreşim duvarların içinden çiçek gibi açıyor, göğsüme sıcak bir durgunluk yerleşiyordu. Tartışmalar daha başlamadan buharlaşıyor, gözyaşları yarı yolda donuyordu. Yas artık verimli hale geliyordu.
Bir gün onu test ettim. Bilerek sesimi yükselttim, çatallanmasına izin verdim. Babamın adını gereğinden fazla yüksek, neredeyse meydan okurcasına söyledim. Uğultu anında karşılık verdi. Daha yüksek değil, daha derin bir sesle. Hava ağırlaştı, öfkem inceldi. Öfkenin ne kadar çabuk teselliye ikna edilebildiğini görmek ürkütücüydü. O gece avucumu duvara yaslayıp fısıldadım: “Ne istiyorsun?” Titreşim avucumun altında titredi ve bir anlığına —sadece bir anlığına— teselliye benzer bir şey hissettim. Annemden değil, hatıralardan değil; duvarlardan gelen bir teselli.
Haftalar geçti. Ev satışı hakkında kavga etmeyi bıraktık. Babamın yarım kalmış cümlelerini anmaz olduk. Ayrı odalarda ağlamayı kestik. Aynı zamanda acımızın tam şeklini de unutmaya başladık. Sürekli yumuşatılan bir yas, köşelerini kaybeder. Köşeleri olmayan bir şey ise elde tutulamaz. Bir akşam elektrikler kesildi ve uğultu sustu. Sessizlik hamdı, filtrelenmemişti. Annem karanlıkta ağlamaya başladı; ölçülü ya da nazikçe değil, şiddetle. İçinde kemiklerin olduğu bir sesti bu. Kendi göğsümün de buna karşılık yarıldığını hissettim. Öfke geri geldi, kayıp geri geldi. Babamın yokluğu odanın ortasında üçüncü bir beden gibi duruyordu. Birkaç dayanılmaz dakika boyunca dürüsttük.
Sonra elektrikler göz kırparak geri geldi. Uğultu hemen başladı. Annemin hıçkırığı daha nefes alırken yarıda kesildi ve sessiz bir soluğa dönüştü. O sıcak dolgunluğun kaburgalarımın arasına tekrar yerleştiğini hissettim. Ev derin bir nefes verdi. O gece kulağımı tekrar duvara yasladım. Şunu anlamıştım: Uğultu bize zarar vermeye çalışmıyordu, yardım etmeye çalışıyordu. Ama yardım çok hızlı geldiğinde, seni kurtardığı şeyin şeklini de silip götürüyordu.
Ertesi sabah evdeki bütün pencereleri açtım. Dışarının havası sert, gürültülü ve kusurluydu. Uğultu zayıfladı. Haftalar sonra ilk kez düşüncelerimin yeniden köşeleri vardı. Annem şaşkınlıkla bana baktı. “Çok soğuk oldu,” dedi. “Biliyorum,” diye cevap verdim. Arkamızda, duvarların derinliklerinde titreşim duraksadı. Sanki hangisini tercih edeceğimizi bekliyordu: Konforu mu, yoksa gerçeği mi?

Zeynep Uzun

Leave a comment